EDİTOR DEN

Söz Meclisten İçeri

Ali Haydar HAKSAL


Sözün sahibi söz konusu ise, sözüne söz eklemenin ve hakkında bir şeyler söylemenin ne kadar zor olacağı bilinir. Bu büyük zorluğun getirdiği açmazları aşmadaki tereddüdümüz, kendi kendimizle cedelleşmemiz, işimizi daha bir zorlaştırıyor. Büyük bir işe kalkışmanın, bunun altından kalkabilmenin telâşı, endişesi bizi sarıp sarmalıyor. Ruhun ruhu karşılamasıdır söz konusu olan.

Dünyamızın ve ruhumuzun merkezinde Efendimiz durduğu halde, Efendimizi anlatma, anlama, kavrama yönümüz hep eksik kalıyor. Yetiştiğimiz ortam, yaşadığımız ruh hali, aldığımız terbiye, görgülerimiz farklı bir zamanda seyrediyor. Dil, konuşma, hal, durum ve çevre mantığından diğerlerine doğru yayılan daireler hayatın safhalarını oluşturur. Daireler dairelere ulanır, merkezden dışa, dıştan merkeze doğru. Hepsi bir’de buluşur. Bir’de ve ruhta buluşmak için aynı dairede olunmalıdır. Asıl üzerinde durulması gereken bir ruhun içindeki değer ve onun taşıdığı mantıktır. Peygamber ahlâklı olabilmek o ocakta, izlekte ve ruhta bulunmayı gerektirir. Bazı an ve durumlar, yolumuzu ve üslubumuzu belirler. Hazreti Mevlâna: Evde yiyecek içecek bir şey var mı diye sorduğunda “Evde bir şey yok” cevabını alıyorsa “Çok şükür evimizde Peygamber kokusu var” der, sevinir. “Evet, evde bir şeyler var” deniliğinde ise “Evimizde Firavun kokusu var” der, üzülür. Bu hüzünlü ve hayıflı düşünüşün her birinde bir hikmet gizilidir. Hikmet zatın kendisiyle ilgilidir.

Bu, nasıl bir yaklaşımdır ki, insan hayatını bir örnekle tersyüz etsin, derin düşüncelere daldırsın. Peygamberimizin kokusunu, duygusunu, hissini ve ruhunu kavramanın yolu, o izlekte bulunanlarla birlikte olmaktan geçer. Peygambere yol arkadaşlığı yapmak onunla aynı zamanda yaşamak anlamına gelmemeli. Efendimizin ruh arkadaşları her devirde vardırlar ve onlar, her zamanda insanlara öncüdürler. Öncülerin de öncüsü var, birbirine ulanır Efendimizde yok olurlar.

İnsan, yolunu yitirdiği ve şaşkın olduğu zamanlar, devirler halinde döner durur. İnsanın yol karmaşası hiçbir zaman bitmez. Yol sadece bir yerden bir yere varmak için değildir. Yol kendi içimizde bulunmakta. İçinin yollarını yitirenler kendi karmaşalarında boğulurlar. İçinin karmaşasında yol ve ışık bulamayanlar kendi kısır döngülerde dönenip dururlar. Kısır döngü denilen şey budur.

Açlık ve tokluk da bir yoldur. Sevgi ile aşk, sevgili olmak da. Seven ile sevilen birbirini tamamlarlar. Sevgilinin safında ve yolunda olmak ne kadar gerçek ise, şeytanın safında olmak da bir o kadar gerçek. Öncüler kendi ruhlarıyladırlar. Onlar izlekteki kimseleri kendi dairelerine, öz daireye çekerler.

Bir gün Mescide gelen bir grup müşrik misafiri Efendimiz arkadaşlarına pay eder. “Her biriniz birini evinize götürün ve ağırlayın” der. Herkes gözüne kestirdiğini alır götürür. İçlerinden en cüsseli olanı ortada kalır. Onu da Efendimiz evine götürür. Misafir, önüne yiyecek adına ne konmuşsa siler süpürür. Evdeki dokuz nüfusun yiyeceğini tek başına yer. Evdekilere yiyecek bir şey kalmaz. Evin hizmetinde bulunanlardan biri buna içerler, misafir odaya girdikten sonra misafirin üzerine kapıyı kapatır ve kilitler. Gece dışarı çıkmak isteyince çıkamayan misafir çaresiz kendini uykuya verir. Rüyada, bir harabede bulur kendini, ihtiyacını giderir. Uyandığında yatakta olduğunu görür ne yapacağını bilemez, sabahı zor eder. Kapı açıldığında kimseye görünmeden sessizce çıkıp gider. Onun kirlettiği yatağı Efendimiz elleriyle temizlemeye koyulur. Obur ve cüsseli adam odada unuttuğu putunu almak için geri geldiğinde gördükleri onu şaşırtır. Yeryüzünün Efendisi onun kirlettiği yatağı elleriyle yıkamada. Dünyası ters yüz olur, içinin putları kırılır ve sonsuzluk kapısına teslim olur.

En anlı şanlı vaiz binlerce söz etse bu kadar etkili olamazdı. En etkili hatip insanları kendinden geçirecek söylevler sunsa onun içinin tellerini titreştiremezdi. Enlerin ne anlamı olabilirdi ki.

Söz hüneri sahibinin ruhunda içkindir. Ruhun ruhla buluşmasında, sevgisinde ve aşkında. Aşkın titreşimleri burada gizlidir. Her şey güzel bir söz, güzel bir bakışla başlar. Güzeli anlamak ve bilmek içteki güzelliklerdendir.

Söz yalnız başına çok şey değildir. Hal sözden daha etkili. Hal ile söz bir arada olunca söz de anlam kazanır hal de.

Söz bilmezlerin ve kendini bilmezlerin safında olmanın zorluklarını yaşamak kadar zor bir durum yok. Sözün kaynağı ve yerli yerince söyleyeni olmak ve o ruhu taşımak da hayatın hüneri. Mevlâna Hazretleri Mesnevî’yi yazarken sözü uzattığının farkında ama söz kendisine düştüğü için söylemek zorunda. Kaldı ki sözün hakikisi onda. O devrin kutbu ve sözcüsü olmasına karşın, böyle. Söylemese herzevekillerin söz kalabalığı ortalığı bir bora gibi savurur durur. Onlar değil midirler ki, söz sahibinin yerine geçerek dergâhta, başköşeyi işgal ederler. Hazreti Mevlâna meclise geldiğinde başköşenin işgal edildiğini görür de, kendini bilirlik duygusuyla hemen kapının girişinde boş bulduğu bir yere ilişir. Başköşeyi dolduran boş adamlar orada boşluklarıyla bir görüntüden ibarettirler. Boş köşeden ne çıkar. Söz dönüp dolaşıp sahibine gelir. Sözün sahibi söze başlayınca kapının girişi Başköşe olur. Orası onunla anlam kazanır.

Merkezden çevreye doğru giderken, dalgaların şiddeti artar mı, azalır mı? Çevreye gidildikçe merkezden uzaklaşıldığı bilinir. Merkezde ve merkeze yakın olabilmek için bir ruh terbiyesi gerekir. Nefs terbiyesi demiyorum, ruh terbiyesi diyorum. Nefs ayakaltına alınınca orada seslenir durur, bir zarar vermez. Nefs sahibini hükmü altına aldığında onu şeytanın kölesi yapar. Onu azdırmaya gelmez, çünkü o, sahibini yoldan çıkarır.

Acıyı çeken beden değildir. Ruhun acıyı derinden hissetmesi gerekir. Ruhsuz bedenin ne işlevi var. Bedensiz ruh toprağa terk edildiğinde, beden geldiği yere, yani toprağa dönünce,  kendi halini yaşar, bir gübre olur sadece.

Hayata öncülük yapan, hayatı merkeze taşıyan rehberlere: “Söyle”, “Anlat”, “İlet” denildiği zaman, söz ehli oldukları halde tedirginlik yaşarlar. Hazreti Mevlâna “Size anlat denilmedikçe anlatmayın, eğer söze başladıysanız uzatmayın” der.

Söz hakkı dönüp dolaşıp sahibine gelir. Asıl o kendisini daha iyi anlatır. Bu kadar güzelliği, üst düzey ifadeyi, avamı hem içeren, hem aşan yaklaşımı, dili ancak o bulabilir. Avam da havas da orada kendini bulur. Her şey dergâhın ruhuna uygun söylenir. Her söz orada kendine yer bulur. Avam kendine uygun incileri derer, havas da kendine uygun olanını. Söz nasibini bulunca Müslüman da, Mecusi de, Yahudi de her ırktan kabileden insan kendini bulur.

Söz mecliste, meclisin ruhaniyetinde söylenir. Onun güzelliği sadece mecliste bulunanları değil, dairesine aldığı herkesi sarıp sarmalar.

| Devamı Yedi İklim Dergisi'nde |

« Geri

                           


Bu Site Yedi İklim Dergisi Tarafından Hazırlanmıştır