|
Sözün sahibi söz konusu
ise, sözüne söz eklemenin ve hakkında bir şeyler
söylemenin ne kadar zor olacağı bilinir. Bu büyük
zorluğun getirdiği açmazları aşmadaki tereddüdümüz,
kendi kendimizle cedelleşmemiz, işimizi daha bir
zorlaştırıyor. Büyük bir işe kalkışmanın, bunun
altından kalkabilmenin telâşı, endişesi bizi sarıp
sarmalıyor. Ruhun ruhu karşılamasıdır söz konusu
olan.
Dünyamızın ve ruhumuzun
merkezinde Efendimiz durduğu halde, Efendimizi
anlatma, anlama, kavrama yönümüz hep eksik kalıyor.
Yetiştiğimiz ortam, yaşadığımız ruh hali, aldığımız
terbiye, görgülerimiz farklı bir zamanda seyrediyor.
Dil, konuşma, hal, durum ve çevre mantığından
diğerlerine doğru yayılan daireler hayatın
safhalarını oluşturur. Daireler dairelere ulanır,
merkezden dışa, dıştan merkeze doğru. Hepsi bir’de
buluşur. Bir’de ve ruhta buluşmak için aynı dairede
olunmalıdır. Asıl üzerinde durulması gereken bir
ruhun içindeki değer ve onun taşıdığı mantıktır.
Peygamber ahlâklı olabilmek o ocakta, izlekte ve
ruhta bulunmayı gerektirir. Bazı an ve durumlar,
yolumuzu ve üslubumuzu belirler. Hazreti Mevlâna:
Evde yiyecek içecek bir şey var mı diye sorduğunda
“Evde bir şey yok” cevabını alıyorsa “Çok şükür
evimizde Peygamber kokusu var” der, sevinir. “Evet,
evde bir şeyler var” deniliğinde ise “Evimizde
Firavun kokusu var” der, üzülür. Bu hüzünlü ve
hayıflı düşünüşün her birinde bir hikmet gizilidir.
Hikmet zatın kendisiyle ilgilidir.
Bu, nasıl bir
yaklaşımdır ki, insan hayatını bir örnekle tersyüz
etsin, derin düşüncelere daldırsın. Peygamberimizin
kokusunu, duygusunu, hissini ve ruhunu kavramanın
yolu, o izlekte bulunanlarla birlikte olmaktan
geçer. Peygambere yol arkadaşlığı yapmak onunla aynı
zamanda yaşamak anlamına gelmemeli. Efendimizin ruh
arkadaşları her devirde vardırlar ve onlar, her
zamanda insanlara öncüdürler. Öncülerin de öncüsü
var, birbirine ulanır Efendimizde yok olurlar.
İnsan, yolunu yitirdiği
ve şaşkın olduğu zamanlar, devirler halinde döner
durur. İnsanın yol karmaşası hiçbir zaman bitmez.
Yol sadece bir yerden bir yere varmak için değildir.
Yol kendi içimizde bulunmakta. İçinin yollarını
yitirenler kendi karmaşalarında boğulurlar. İçinin
karmaşasında yol ve ışık bulamayanlar kendi kısır
döngülerde dönenip dururlar. Kısır döngü denilen şey
budur.
Açlık ve tokluk da bir
yoldur. Sevgi ile aşk, sevgili olmak da. Seven ile
sevilen birbirini tamamlarlar. Sevgilinin safında ve
yolunda olmak ne kadar gerçek ise, şeytanın safında
olmak da bir o kadar gerçek. Öncüler kendi
ruhlarıyladırlar. Onlar izlekteki kimseleri kendi
dairelerine, öz daireye çekerler.
Bir gün Mescide gelen
bir grup müşrik misafiri Efendimiz arkadaşlarına pay
eder. “Her biriniz birini evinize götürün ve
ağırlayın” der. Herkes gözüne kestirdiğini alır
götürür. İçlerinden en cüsseli olanı ortada kalır.
Onu da Efendimiz evine götürür. Misafir, önüne
yiyecek adına ne konmuşsa siler süpürür. Evdeki
dokuz nüfusun yiyeceğini tek başına yer. Evdekilere
yiyecek bir şey kalmaz. Evin hizmetinde
bulunanlardan biri buna içerler, misafir odaya
girdikten sonra misafirin üzerine kapıyı kapatır ve
kilitler. Gece dışarı çıkmak isteyince çıkamayan
misafir çaresiz kendini uykuya verir. Rüyada, bir
harabede bulur kendini, ihtiyacını giderir.
Uyandığında yatakta olduğunu görür ne yapacağını
bilemez, sabahı zor eder. Kapı açıldığında kimseye
görünmeden sessizce çıkıp gider. Onun kirlettiği
yatağı Efendimiz elleriyle temizlemeye koyulur. Obur
ve cüsseli adam odada unuttuğu putunu almak için
geri geldiğinde gördükleri onu şaşırtır. Yeryüzünün
Efendisi onun kirlettiği yatağı elleriyle yıkamada.
Dünyası ters yüz olur, içinin putları kırılır ve
sonsuzluk kapısına teslim olur.
En anlı şanlı vaiz
binlerce söz etse bu kadar etkili olamazdı. En
etkili hatip insanları kendinden geçirecek söylevler
sunsa onun içinin tellerini titreştiremezdi. Enlerin
ne anlamı olabilirdi ki.
Söz hüneri sahibinin
ruhunda içkindir. Ruhun ruhla buluşmasında,
sevgisinde ve aşkında. Aşkın titreşimleri burada
gizlidir. Her şey güzel bir söz, güzel bir bakışla
başlar. Güzeli anlamak ve bilmek içteki
güzelliklerdendir.
Söz yalnız başına çok
şey değildir. Hal sözden daha etkili. Hal ile söz
bir arada olunca söz de anlam kazanır hal de.
Söz bilmezlerin ve
kendini bilmezlerin safında olmanın zorluklarını
yaşamak kadar zor bir durum yok. Sözün kaynağı ve
yerli yerince söyleyeni olmak ve o ruhu taşımak da
hayatın hüneri. Mevlâna Hazretleri Mesnevî’yi
yazarken sözü uzattığının farkında ama söz kendisine
düştüğü için söylemek zorunda. Kaldı ki sözün
hakikisi onda. O devrin kutbu ve sözcüsü olmasına
karşın, böyle. Söylemese herzevekillerin söz
kalabalığı ortalığı bir bora gibi savurur durur.
Onlar değil midirler ki, söz sahibinin yerine
geçerek dergâhta, başköşeyi işgal ederler. Hazreti
Mevlâna meclise geldiğinde başköşenin işgal
edildiğini görür de, kendini bilirlik duygusuyla
hemen kapının girişinde boş bulduğu bir yere ilişir.
Başköşeyi dolduran boş adamlar orada boşluklarıyla
bir görüntüden ibarettirler. Boş köşeden ne çıkar.
Söz dönüp dolaşıp sahibine gelir. Sözün sahibi söze
başlayınca kapının girişi Başköşe olur. Orası onunla
anlam kazanır.
Merkezden çevreye doğru
giderken, dalgaların şiddeti artar mı, azalır mı?
Çevreye gidildikçe merkezden uzaklaşıldığı bilinir.
Merkezde ve merkeze yakın olabilmek için bir ruh
terbiyesi gerekir. Nefs terbiyesi demiyorum, ruh
terbiyesi diyorum. Nefs ayakaltına alınınca orada
seslenir durur, bir zarar vermez. Nefs sahibini
hükmü altına aldığında onu şeytanın kölesi yapar.
Onu azdırmaya gelmez, çünkü o, sahibini yoldan
çıkarır.
Acıyı çeken beden
değildir. Ruhun acıyı derinden hissetmesi gerekir.
Ruhsuz bedenin ne işlevi var. Bedensiz ruh toprağa
terk edildiğinde, beden geldiği yere, yani toprağa
dönünce, kendi halini yaşar, bir gübre olur sadece.
Hayata öncülük yapan,
hayatı merkeze taşıyan rehberlere: “Söyle”, “Anlat”,
“İlet” denildiği zaman, söz ehli oldukları halde
tedirginlik yaşarlar. Hazreti Mevlâna “Size anlat
denilmedikçe anlatmayın, eğer söze başladıysanız
uzatmayın” der.
Söz hakkı dönüp dolaşıp
sahibine gelir. Asıl o kendisini daha iyi anlatır.
Bu kadar güzelliği, üst düzey ifadeyi, avamı hem
içeren, hem aşan yaklaşımı, dili ancak o bulabilir.
Avam da havas da orada kendini bulur. Her şey
dergâhın ruhuna uygun söylenir. Her söz orada
kendine yer bulur. Avam kendine uygun incileri
derer, havas da kendine uygun olanını. Söz nasibini
bulunca Müslüman da, Mecusi de, Yahudi de her ırktan
kabileden insan kendini bulur.
Söz mecliste, meclisin
ruhaniyetinde söylenir. Onun güzelliği sadece
mecliste bulunanları değil, dairesine aldığı herkesi
sarıp sarmalar.
| Devamı Yedi İklim
Dergisi'nde |
« Geri
|